İki kültür arasında: Avrupalı Türk olmak
Avrupa'da "yeterince buralı değilsin", Türkiye'de "yabancılaşmışsın" damgası yiyorsan yalnız değilsin. İki kültürü aynı anda taşımak hem gurur hem sessiz bir yorgunluk; ve birini bulduğunda anlatmana gerek kalmaması en büyük rahatlık.
İki kültür arasında olmak tam olarak ne demek
Berlin'de doğmuşsun, evde Türkçe konuşuyorsun, sokakta Almanca. Yaz tatilinde memlekete iniyorsun, halan "Almancı geldi" diye sarılıyor; geri döndüğünde Avrupalı arkadaşların seni hâlâ biraz "Türk çocuğu" sanıyor. İşte iki kültür arasında olmak bu: iki yerde de yarım yamalak ait hissetmek, ama aslında her ikisine de tamamen ait olmak.
Buna yarı şaka "Almancı" ya da "gurbetçi" diyorlar. Kelime bazen iğneleyici, bazen sevecen. Çoğu zaman ikisi birden. Her şeyin iki adı var sende: ekmeğin "Brot"u da var "ekmek"i de. İki türlü mizahın var; Türkçe bir esprinin altında kahkahayı patlatırken, Almanca bir kelime oyununda da gülüyorsun. İki bayramın var: Ramazan da senin, yılbaşı da. Bu ikilik bir eksiklik değil; iki dünyayı aynı bedende taşımanın adı.
Türkiye'de fazla yabancı, Avrupa'da fazla Türk
En çok yoran kısım bu. Tatilde markette "abi şu kaç para" diye sorduğunda satıcı aksanından anlıyor, fiyatı bir tık şişiriyor. Kuzenlerin senin Türkçendeki ufak tökezlemelere gülüyor, sevgiyle ama yine de gülüyor. Sonra Hollanda'ya, Fransa'ya dönüyorsun ve bu sefer iş başvurusunda soyadın bir saniye duraksatıyor karşıdakini.
Hiçbir tarafta yüzde yüz "içeriden" sayılmıyorsun. Ama bunun bir de gizli avantajı var: iki dünyanın da kodlarını okuyabiliyorsun. Düğünde halay çekip ertesi gün ofiste protokolü kusursuz uygulayabilen biri olmak küçük bir şey değil. Bu his üzerine daha çok şey okumak istersen yurt dışında Türklerle tanışma yazısı tam da bu "iki arada" hayatın insan ilişkilerine yansımasını anlatıyor.
Üçüncü ve dördüncü kuşak: dede ile torun arasındaki dil mesafesi
İlk gelen kuşak için memleket bir adresti; doğdukları köyün adını, suyun tadını anlatabiliyorlardı. Üçüncü ve dördüncü kuşakta ise memleket çoğu zaman bir hikâye, eski bir fotoğraf, bayramda telefonda duyulan bir ses oluyor.
İşin en hassas yeri dil. Birçok genç dedesiyle, ninesiyle akıcı konuşamadığı için onların hayat hikâyesini hiç tam dinleyememiş oluyor. Ninenin gençliği, savaş yılları, ilk gurbet treni… hepsi yarım cümlelerde kalıyor. Kardeşinle ise tam tersi: Almanca veya Felemenkçe atışıp aranızda Türkçe kelimeler serpiştiriyorsun. Aynı evin içinde iki dil katmanı var: bir yukarı, bir aşağı.
| Kuşak | Memleketle bağ | Baskın dil |
|---|---|---|
| Birinci (dede-nine) | Doğrudan, doğdukları yer | Türkçe |
| İkinci (anne-baba) | Hatıra + sık ziyaret | Türkçe ağırlıklı, iki dilli |
| Üçüncü-dördüncü | Hikâye, kök, aidiyet duygusu | Yerel dil ağırlıklı, evde Türkçe |
Bu mesafe suçluluk yaratmasın. Dedenle iki kelime Türkçe, üç kelime el kol hareketiyle anlaşmak bile başlı başına bir sevgi dili.
Gurur ve sessiz sürtünme aynı anda
İki dünyayı tutmanın gururu gerçek. Çocuğunken iki dili bedava öğrenmişsin, iki mutfağı, iki müziği biliyorsun. Çoğu insanın bir tane kültürel sezgisi varken senin iki tane var. Bunu küçümseme.
Ama sessiz bir sürtünme de var, kimseye pek anlatamadığın türden. Avrupalı arkadaşlarına "bu akşam çıkamam, akrabalar geldi" demenin neden bu kadar kesin bir cümle olduğunu anlatmak zor. Türkiye'deki kuzenlerine de "hayır, biz orada gerçekten çalışıyoruz, para ağaçta yetişmiyor" demenin yorgunluğu var. Sürekli, küçük küçük, kendini çevirmen olarak buluyorsun: bir tarafı diğerine tercüme ediyorsun, hem de iki yönlü. Türkiye'deki görgü kurallarının nasıl işlediğini hatırlamak istersen Türk flört ve tanışma kültürü yazısı bu ince çizgileri iyi anlatıyor.
Bütün bunlar flörtü nasıl şekillendiriyor
Burada işin kalbine geliyoruz. İki kültür arasında büyüyen biri için en büyük rahatlık, karşısındakine kendini baştan anlatmak zorunda kalmamak. "Neden yılbaşında aileyle değil de arkadaşlarla?", "Niye annene her gün telefon ediyorsun?", "Bayramda neden bir hafta ortadan kayboluyorsun?" Bu soruları her ilişkinin başında tek tek açıklamak yorucu.
Senin hayatının iki yarısını da bilen biriyle tanıştığında o açıklama faslı bitiyor. Karşındaki hem ninenin elini öpmenin ne demek olduğunu biliyor hem de Avrupa'da büyümenin getirdiği bireyselliği. Hem Türkçe bir esprini kapıyor hem de yerel mizahı. Aile ziyaretinin neden pazarlık konusu olmadığını anlatmana gerek kalmıyor; o da aynısını yaşıyor. Aynı kökten, mesela aynı şehirden gelmek bu hissi daha da yakınlaştırıyor; memleket eşleşmesi tam olarak bu "sen de mi oralısın?" anının kıymetini esas alıyor.
İki dünyayı birden anlayan biriyle tanışmak
Diaspora hayatının en güzel buluşması, ikiniz de "iki arada" olduğunuzda ortaya çıkan o anlık rahatlama. Cümleyi yarıda bırakıyorsun, karşındaki kalanı zaten biliyor. Hangi sözcüğün Türkçe, hangisinin Almanca daha doğru oturduğunu ikiniz de hissediyorsunuz.
Lokum tam da bunun için var: Türkiye'deki ve Avrupa'daki Türkleri, her iki dünyayı da bilen insanlarla buluşturmak. 81 ilden memleketini seçip hemşehri köküne göre eşleşebiliyorsun; Lokum Passport ile Berlin, Amsterdam, Londra, Paris, Viyana gibi 80'den fazla şehirdeki Türk topluluklarını keşfedebiliyorsun. Beş dilde (TR/EN/DE/NL/FR), profil doğrulama ve fotoğraf gizliliğiyle. Başlaması ücretsiz. Farklı uygulamaları karşılaştırmak istersen Türk tanışma uygulamaları karşılaştırması iyi bir başlangıç; ya da doğrudan Lokum'a göz at.
İki kültür arasında olmak ne bir kayıp ne de yarımlık; iki dünyanın dilini, mizahını ve sezgisini aynı anda taşıyan zengin bir kimlik. Türkiye'de fazla yabancı, Avrupa'da fazla Türk hissettiğin o sessiz yorgunluğun panzehri, seni baştan anlatmana gerek kalmadan anlayan biriyle tanışmak. Lokum'da memleket eşleşmesi ve Passport ile tam da iki yarını birden bilen insanlara ulaşabilirsin; gerisini o tanıdık \"sen de mi?\" anı hallediyor.
